Archive for the ‘Yazılar’ Category

MUAVENET FACİASINI HATIRLAYAN VAR MI?

Muavenet Faciası’nı hatırlayan var mı? Dün o facianın yıldönümüydü..

Haber3.com yazarı Tuncer Bahçivan sitesi Gazeteci.tv’de dün “Muavenet” olayını yazmış, büyük faciayı hatırlatmıştı. Bahçivan’ın şu sözleri dikkat çekmişti:

“Muvenet Faciası, Devletin Millete unutturmaya çalıştığı çok hazin bir olaydır. Kısaca hatırlatayım: 2 Ekim 1992’de Ege’de bir NATO deniz tatbikatı vardı. Tatbikatın adı: Display Determination 92, vakit gece yarısı herkes uykuda. Read the rest of this entry »

ANNELER VE BABALAR

Anne dışarıda alış-verişteydi. İki buçuk yaşındaki bebeğe babası gözkulak oluyordu.
Aslında bu pek de zor bir şey değildi. Yavrucak halının üzerinde ‘çay seti’ oyuncağıyla oynarken baba da koltuğunda gazetesini okuyor, ara sıra da bebeğinin kendisine -çay seti oyuncağının minik plastik fincanlarıyla- ikram ettiği suları çay niyetine içerek oyuna iştirak ediyordu.

Derken anne eve geldi. Baba anneye sus işareti yapıp, bebeği izlemesini istedi. Bu çok şirin hareketini annenin de görmesini istiyordu. Read the rest of this entry »

Zülfü Livaneli´nin köşe yazısı

Deniz Bey, o fotoğrafı çıkarıp bakmanın zamanı geldi!
Seçimler öncesi CHP’ye zarar vermemek için bildiğim birçok konuyu içime gömerek sustum, bundan sonra da bu parti ve liderine ilişkin hiçbir şey yazmayacağım. Çünkü bir faydası olacağına inanmıyorum. Ama bu konudaki son yazımda size bir tanıklığımı aktarmak zorundayım. Bunu bir borç olarak görüyorum:
Deniz Bey lütfen hatırlayın: 19 Aralık 2002 tarihinde karlı bir Ankara gününün akşamında Mehmet Sevigen’in evindeydik. Ben Cumhurbaşkanı ile görüşmeden geliyordum. Abdullah Gül Başbakandı, Tayyip Erdoğan’ın ise Meclis’e girme umudu kalmamıştı. Cumhurbaşkanı Sezer bir gün önce, Tayyip Erdoğan’ın “milletvekili olmadan başbakan olma” önerisini reddetmişti. Türkiye’nin kaderi o akşam o evde değişti, çünkü siz “Tayyip Erdoğan başbakan olacak!” diye tutturdunuz. Sizi “Çok tehlikeli bir oyun bu!” diye uyaran parti dışından önemli şahsiyetlere kızdınız, “Hayır!” dediniz “İki ay dayanamaz. Göreceksiniz iki ay dayanamaz..” Read the rest of this entry »

Anneler Gunu…

Anneler Günü, anneleri anmak ve onurlandırmak amacıyla tüm dünyada farklı zamanlarda kutlanan özel gün.

Anna Jarvis’in kaybettiği kendi annesi için 1908 yılında başlattığı anma günü, 1914 yılında Kongrenin onayıyla Amerika çapında genişledi. Zamanla başka ülkelere de yayıldı.

Annelere armağan edilen bu özel gün Türkiye’de 1955 yılından bu yana kutlanmaktadır. Türkiye’de Mayıs ayının 2. Pazar günü Anneler Günü olarak kutlanır. Bu evrensel günde, Dünyada milyonlarca anne, çocukları tarafından sevgi ve saygı ile anılır.
Anneler günü, anneleri onurlandıran bir tatil günüdür. Değişik günlerde ve dünyada değişik ülkelerde kutlanır. Bu günde anneler çeşitli hediyeler alır. Farklı ülkelerdeki insanlar yılın farklı günlerinde kutlar, çünkü gün rakamı farklıdır.

Anneler günü geleneği, Antik Yunanlı’ların Yunan mitolojisindeki pekçok tanrı ve tanrıçanın annesi olan Rhea onuruna verdikleri yıllık ilkbahar festivali kutlamalarıyla başlar. Antik Romalı’lar da ilkbahar festivallerini İsa’nın doğumundan 250 yıl öncesinden ana tanrıça Kibele onuruna kutluyorlardı.
Dünyanın değişik kısımlarında Anneler Günü farklı günlerde kutlanır. En geniş şekilde Mayıs ayının ikinci haftasında kutlanır.

Başta kendi annem olmak üzere bütün annelerin ANNELER GUNUNU kutluyorum…

Türk kadını hiç tanımadığı erkeğe “Merhaba” der mi?

Bayıldım bu gerekçeye:

Leman Sam’ın “Anladım” şarkısı şöyle başlar:
“Dün gece hiç tanımadığım bir erkeğe/ sırf sana benziyor diye/ usulca sokulup/ ‘Merhaba’ dedim”.
Şarkı TRT denetimine girmiş. Denetim “Olmaz” demiş.
Neden?
“Türk kadının tanımadığı hiçbir erkeğe selam vermeyeceği, şarkının Türk kadının ahlakını bozduğu gerekçesi ile…”
* * *
Harika değil mi?
TRT denetim raporları arşivi, bu türden mizah örnekleriyle dolu… En güzellerinden biri şu:
“Ada sahillerinde bekliyorum” şarkısı, “Menderes ve DP’lilerin yargılandığı Yassıada’yı akla getiriyor” diye yasaklanmış bir dönem…
Musa Eroğlu’nun “Yolun Sonu Görünüyor” türküsü “intiharı özendirdiği” gerekçesiyle yasaklanmış.
Adnan Şenses’in ”Doldur Meyhaneci” şarkısı “Halkı içmeye teşvik ediyor” diye denetime takılmış.
Ya “Ormancı”ya ne demeli?

“Ormancı da gelir gelmez yıkar masayı/ söz dinlemez ormancı, çekmiş kafayı/ aman ormancı, canım ormancı/ Köyümüze bıraktın yoktan bir acı…”

Bilin bakalım neden reddedilmiş:

“Ormancıların devletin memuru oldukları ve türküde ormancılara, dolayısıyla da devlete yergi ve sitem yapıldığı gerekçesiyle…”

* * *

Barış Manço’nun başına gelenlere bakalım:

Denetim, “Arkadaşım Eşşek” şarkısını “Arkadaşım

Kuzu” olarak değiştirmeye kalkmış; kuzu eşekten sevimli

diye…

“Lambaya Püf De”de ise “erotik öğeler” bulmuş.

“Ölüm Allahın Emri”nin yasaklanma gerekçesi, girişinde zurna çalması… “Bir halk müziği enstrümanı, pop şarkısında ne arıyor”muş?

“Bir Bahar Akşamı”na da “Olmaz” demişler; “Çünkü bir pop müzik şarkıcısı, klasik Türk müziği söyleyemez.”

* * *

Daha örnek vereyim mi?

Sezen Aksu’nun “Gel Gel Sarışınım Gel” şarkısının Aysel Gürel imzalı sözleri “ahlaka aykırı bulunduğu için”,

Cem Karaca’nın “Emrah”ı, şarkı sözlerinde geçen “ak memeler” yüzünden,

Özdemir Erdoğan’ın “İkinci Bahar”ı, “ahlaka aykırı sözler barındırdığı için”,

Bulutsuzluk Özlemi’nin, “Güneye Giderken”i; ”solda güneş yükseliyordu” cümlesinde solculuk iması sezildiği için,

Bergen’in “Acıların Kadını” şarkısı “insanların ruh halini kötü yönde etkilediği için”,

Şenay’in “İnsanlar elele tutuşsa/ Hayat bayram olsa” dediği şarkı, komünist propagandası yapıyor diye,

İbrahim Tatlıses’in, “Güneş Doğmayacak Üstüme” şarkısı “intiharı özendirdiği gerekçesi ile”,

Ayla Algan’ın Fikret Şeneş imzalı “Bak Şu Adama Aşık Oldu” şarkısı “evli bir erkeğe aşık genç bir kadının hikayesini anlattığı” için,

en son da Aylin Aslım’ın “Güldünya” şarkısı “halkı küçük düşürdüğü” gerekçesiyle yasaklanmış.

* * *

Şimdi TRT, eskiden denetime takılan bu şarkılar ve şarkıcıları anlatan, “Yasaklı Şarkılar” adlı bir programa başladı.

TRT’nin özeleştiri atağı ya da yasaklar açılımı sayılabilir.

Verdiğim örnekler, yapım ekibinin araştırmasından…

Bir gün yasaklanmış filmlerin afişleri, kitapların satırları, partilerin tabelaları, plakların kapakları, sitelerin sayfaları bir müzede toplanırsa, yeni nesiller orada bu müzikleri dinleyip bir dönem Türkiyesinin paranoyalarıyla eğlenebilirler.

Can DUNDAR

”Bugün günlerden Deniz,Yusuf,Hüseyin…”

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan 6 Mayıs 1972′de idam edildiler. Onların idamlarına “onay” verenlerin tümünü tarih silip attı. Deniz, Yusuf, Hüseyin ise bütün gençlikleriyle yaşıyorlar.

İdam edildikleri tarihte Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan 25, Hüseyin İnan 23 yaşındaydılar. O dönemde (12 Mart Askeri Darbesi) iktidardan indirilen Süleyman Demirel, Denizlerin idamına “Evet” oyu veren Adalet Partisi’nin lideriydi. Nasıl “evet” dediğini gazeteci Altan Öymen 1976′da Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde, bir başka “genç adam”la ilgili olarak anlattı:

” Süleyman Demirel , Mobilya Yolsuzluğu’ndan yargılanan yeğeni Yahya Demirel’le ilgili olarak ’25 yaşında çocukla uğraşıyorlar’ diyor. 6 Mayıs 1972′de idam edilen Deniz, Yusuf, Hüseyin’in idam kararları oylanıyordu. Süleyman Bey AP Grubu’nun en önünde oturuyordu. Elini “İdama Evet” için kaldırdığında arkasına dönüp baktı, herkesin kaldırıp kaldırmadığını kontrol ediyordu. Sonra vakur bir ifadeyle önüne döndü. İdamlar kabul edilmişti. Deniz ve Yusuf da 25 yaşındaydı. Hüseyin ise 23′ündeydi. Süleyman Bey onlar için hiç ’25 yaşında çocuklar’ demedi. İdam edilmelerini istedi. İsteğine ulaştı da…”

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ülkesini seven insanlardı. Bu uğurda ölümü göze almışlardı. İdam sehpasında taburelerini kendileri tekmeleyecek kadar cesurdular.
Asıldılar… Onları asanların beslendiği siyasi kulvar ise sürekli kırmızı bültenle aranan devlet adamları üretti. DGM dosyaları, İnterpol bültenleri, bankaların boşalmış kasaları, kendi ülkesini soyan ihaleler arasında ölüyorlar.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan her 6 Mayıs’ta yeniden doğuyor. Bugün de bir doğum günü… Bugün günlerden 6 Mayıs, bugün günlerden Deniz, Yusuf, Hüseyin.

Deniz Yusuf Huseyin…

Bursa Nilüfer Belediyesi tarafından Gençlik Parkında (6 Mayıs) bugün “Üç Fidan Anıtı”nın açılışı yapılıyor.
Üç Fidan: Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan, Hüseyin İnan!
Denizlerle birlikte cezaevinde yatan yazar Erdal Öz, onların hikâyesini bu isimle kitaplaştırmıştı:
“Darağacında Üç Fidan…”
Üç öğrenci lideri 12 Mart döneminin simgesi olarak tarihe geçtiler.
Tabii ki hayırlı bir dönem değildi. Türkiye o yıllarda sancılı günler geçiriyordu.
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamları Türkiye siyasi tarihinde kanlı bir leke olarak kaldı. Onları ölüme götüren Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddeleri bugün yürürlükte değil…
Demek ki her şey görece… İdam edilmeyebilirlerdi.
Denizler denildiğinde akla hemen Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan geliyor. Aradan bu kadar uzun zaman geçmesine karşın, hiç de ölmüş gibi durmuyorlar.
Bakın geçenlerde (17 Nisan) Denizlerin idam hükmünü veren General Ali Elverdi öldü. Onunla ilgili olarak toplumda var olan yaygın düşünceyi 68 Kuşağı’nın gençlik liderlerinden Aydın Çubukçu söyledi:
-Ali Elverdi yaşıyor muydu?
Bazıları için durum böyle… Yaşarken ölüyorlar, onların öldürdükleri ise yaşamaya devam ediyorlar!
Nisan ayının başı itibarıyla Ali Elverdi’ye yaşıyor, Denizlere öldü denilebilir mi?
Onları asanları kimse hatırlamıyor ama Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan birer gençlik lideri olarak, üniversitelerde, eylemlerde, mitinglerde, toplantılarda günümüzün gençleriyle birlikte nefes alıp veriyorlar.
Eski yerlerinde dimdik duruyorlar!
Toplumsal mücadelenin üzerinde bir özgürlük bayrağı gibi dalgalanıyorlar!
Denizler 6 Mayıs 1972 sabahı Ankara’da idam edildiler.
Her üçü de idam sehpasını cellâda bırakmadan kendileri tekmelediler. Onlar darağacında birer fidan gibi boylu boyunca asılmış sallanırlarken idam kararını veren mahkemenin başkanı Ali Elverdi sigarasını yakmış keyifle tüttürüyordu.
İdam kararları onay için TBMM’ye geldiğinde Süleyman Demirel Başkanlığındaki Adalet Partisi Meclis Grubu hep birlikte el kaldırdılar. Hatta en önde oturan Demirel, arkaya doğru dönüp baktı elini kaldırmayan biri var mı diye?
Sonra idam kararı veren Ali Elverdi, idam kararını gururla onaylayan Adalet Partisi’nden Bursa Milletvekili olarak parlamentoya girdi.
Bugün Bursa’da kaç Bursalı vardır Ali Elverdi’nin kendilerini temsilen milli iradenin çatışı altında bulunduğunu hatırlayan?
Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan için bugün Bursa’ya dikilen Üç Fidan Anıtı Türkiye’de kimin kim olduğunu açık biçimde gösteriyor. Nilüfer Belediyesinin CHP’li Başkanı Mustafa Bozbey sanatçı Eşber Karayalçın’ın eseri Üç Fidan’ı açarken, Türkiye’nin yakın tarihindeki önemli yanlışlıklardan birinin de altını çiziyor.
-Öldürmekle siyasi mücadele kazanılmıyor!
Sadece yeni yanlışlıkların kapısını açıyor.
Deniz Gezmiş Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan Bursa’da, Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de, Sivas’ta, Malatya’da, Mersin’de, Eskişehir’de özetle Türkiye’nin her yerinde yaşıyorlar.

Nazım ALPMAN interhaber.com

Trabzon 3 – 1 Fenerbahce


1 Mayıs…

Dünyada ve Türkiye’de 1 Mayıs’ın tarihçesi
1856 yılında yasaklarla başlayan ve çeşitli dönemlerde kanlı olaylara sahne olan bir bayram…

1 Mayıs İşçi Bayramı, işçi ve emekçiler tarafından dünya çapında kutlanan, birlik, dayanışma ve haksızlıklarla mücadele günü. Dünya üzerindeki pek çok ülkede, resmî tatil olarak kabul edilmektedir. Türkiye’de ilk kez 1923′te resmî olarak kutlanmıştı. 2008 Nisan’ında, “Emek ve Dayanışma Günü” olarak kutlanması kabul edilmişti.22 Nisan 2009 tarihinde TBMM’de kabul edilen yasa ile 1 Mayıs resmi tatil ilan edilmişti.

İlk kez 1856′da Avustralya’nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri, günde sekiz saatlik iş günü için Melbourne Üniversitesi’nden Parlamento Evi’ne kadar bir yürüyüş düzenlediler.

1 Mayıs 1886′da Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğinde işçiler günde 12 saat, haftada 6 gün olan çalışma takvimine karşı, günlük 8 saatlik çalışma talebiyle iş bıraktılar. Chicago(Şikago)’da yapılan gösterilere yarım milyon işçi katıldı. Luizvil’de (Kentaki) 6 binden fazla siyah ve beyaz işçi, birlikte yürüdü. O dönemde Luizvil’deki parklar, siyahlara kapalıydı. İşçiler, sokaklarda yürüdükten sonra hep birlikte Ulusal Park’a girdi. Her eyalet ve kentte, siyah ve beyaz işçilerin birlikte yaptığı gösteriler, gazeteler tarafından, ‘Böylece önyargı duvarı yıkılmış oldu’ şeklinde yorumlanmıştı.

Bu gösteriler 1 Mayıs’ı izleyen günlerde tüm harareti ile devam etti ve 4 Mayıs’ta kanlı Haymarket Olayı’na yol açtı.

Uygulanan yasal baskılarla bu gösterinin tekrarlanması engellendi. 1889`da toplanan İkinci Enternasyonal’de Fransız bir işçi temsilcisinin önerisiyle 1 Mayıs gününün tüm dünyada “Birlik, mücadele ve dayanışma günü ” olarak kutlanmasına karar verildi. Böylece ikinci gösteri 1890 yılında yapılabildi.

TÜRKİYE’DE İŞÇİ BAYRAMI TARİHÇESİ

Türkiyede Sarper Özsan’ın yazıp bestelediği 1 Mayıs Marşı eşliğinde kutlanmaktadır.
Osmanlı Devleti döneminde işçi örgütlenmesinin en gelişmiş olduğu yer Selanik’ti ve 1911 yılında burada tütün, liman ve pamuk işçileri, 1 Mayıs gösterisi düzenleyerek bu günü kutladılar.
1912 yılında İstanbul`da ilk defa 1 Mayıs kutlaması gerçekleşti.
1923 yılında 1 Mayıs günü yasal olarak “İşçi Bayramı” ilan edildi.
1924`te hükümet kitlesel 1 Mayıs kutlamalarını yasakladı.
1925`te çıkan Takrir-i Sükun Yasası, İşçi bayramını kutlamayı yasakladı ve uzun yıllar bu yasak geçerliliğini korudu.
1935 yılında 1 Mayıs`a “Bahar ve Çiçek Bayramı” adı verildi ve ücretsiz tatil günü ilan edildi.

Türkiye Cumhuriyeti döneminde işçi hareketleri yüzyılın ikinci yarısından itibaren ivme kazandı.
1976 yılında uzun yıllar sonra ilk defa geniş katılımlı 1 Mayıs kutlaması Taksim`de Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu`nun organizasyonu altında gerçekleşti.

KANLI 77 OLAYLARI

1977 yılında İstanbul Taksim Meydanı’nda yaklaşık 500 bin kişiyle en geniş katılımlı 1 Mayıs toplantısı düzenlendi. Ancak, göstericilerin üzerine ateş açıldı ve göstericilerden 34′ü, yaralanarak ve üstlerine ateş açılması sonucu çıkan izdihamda ezilerek öldü. 1977 yılının 1 Mayıs günü, tarihe Kanlı 1 Mayıs olarak geçti. Askeri darbe hazırlığı olarak yapıldığı MİT tarafından Başbakan Süleyman Demirel’e rapor edilince, Kara Kuvvetleri Komutanı Namık Kemal Ersun derhal re’sen emekliye sevkedildi.
1978′de yüzbinlerce kişi tarafından Taksim Meydanı’nda kutlandı.
1979`da Sıkıyönetim Komutanlığı İstanbul`da miting yapılmasına izin vermedi, sokağa çıkma yasağı ilan etti. Buna rağmen İstanbul sokaklarında yüzbinlere ulaşan rakamlarla korsan 1 Mayıs kutlandı.
1981`de Milli Güvenlik Konseyi 1 Mayıs`ı resmi tatil günü olmaktan çıkardı.
1989`da trafik polisinin açtığı ateş sonucu işçi Mehmet Akif Dalcı yaşamını yitirdi.

1996 KADIKÖY OLAYLARI

1996`da Taksim Meydanı’nın yasaklı olduğu gerekçesiyle Kadıköy`de düzenlenen 1 Mayıs kutlamalarına yaklaşık 150 bin kişi katıldı. Eylemin ilk dakikalarında polisin göstericilere açtığı ateş sonucu 3 kişi hayatını kaybedince, Kadıköy`de büyük bir kitlesel isyan gerçekleşti. Bu olaydan sonra Kadıköy 2005 yılına kadar 1 Mayıs kutlamalarına yasaklı kaldı. Ayrıca telsizinin sesini açık unutan bir sivil polisin göstericiler tarafından oldukça şiddetli bir şekilde dövülmesini Star TV`nin naklen duyurması ve bir başka yerde polislerin eğlenerek seyrettiği bir linç girişimini de naklen yayınlamasıyla hafızalara kazındı.

TOLERANS DÖNEMİ

2006 yılında en geniş katılımın yaşandığı ilçe Kadıköy oldu. Çeşitli sendikalar ve gruplar saat 12:00 sularında Rıhtım Caddesi`ne yürüdü. Düzenlenen miting sonrası saat 16:00 sularında gruplar tamamen dağıldı.

2007 yılında 1 Mayıs’ı tekrar Taksim’de kutlayarak aynı zamanda 1977′de olan olayları anmak isteyen grupları polis silah, biber gazı, gaz bombası kullanarak durdurmaya çalıştı. 100′den fazla kişi yaralandı.Valiliğe göre 580, diğer kaynaklara göre 700′e yakın gözaltı gerçekleşti. İbrahim Sevindik adındaki bir vatandaş hayatını kaybetti.

2008 Nisan’ında, 1 Mayıs’ın “Emek ve Dayanışma Günü” olarak kutlanması kabul edildi.
2008 yılında sendikaların hükümetle 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama konusunda uzlaşamaması sonucunda sendikalar, Taksim’e yürüme kararı aldı ve bazı sol görüşlü partiler de bu yürüyüşe katılacaklarını açıkladı.

Bunun üzerine, güvenlik güçleri bir gün öncesinden hazırlıklara başladı ve sabah 06:30′dan itibaren Şişli’de, Osmanbey’de, Pangaltı’da, Nişantaşı’nda, Okmeydanı’nda, Dolapdere’de ve Kurtuluş’ta olaylar çıktı. Polisin, DİSK, Makina Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi ve ÖDP binasında yönelik tutumu ve bir hastanenin acil servisi girişinde gaz bombası atarak birçok kişinin yaralanmasına neden olması çok tartışıldı.

Polis; bu olaylar sırasında biber gazı, gaz bombası, tazyikli ve boyalı su kullandı. DİSK binası önündeki olaylarda CHP milletvekili Mehmet Ali Özpolat, sıkılan biber gazı nedeniyle kalp spazmı geçirdi. Okmeydanı’nda Burhan Gül isimli 19 yaşında bir genç, başından plastik mermiyle vurularak yaralandı. Ayrıca Ankara’da Sıhhiye Meydanı’nda yapılan kutlamalarda da olaylar çıktı

1 Mayıs 2008 tarihinde çıkan olaylarda polisin bir direnişçiye joplarda müdahalesi.
gaz bombalarıyla müdahale etti. Ankara’da Sakarya Meydanı’nada yapılan kutlama olaysız sona erdi.

1 Mayıs 2008 tarihinde çıkan olaylarda polisin bir direnişçiye joplarda müdahalesi.
2009 Nisan’ında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne verilen önergeden sonra 1981′den sonra tekrar resmi bayram olarak kabul edildi.

2009 Nisan Taksim’e çıkılmasına izin verilmedi.

2010′da Ak Parti hükümeti yasak olmasına rağmen 1 Mayıs için Taksim meydanını açacağını ve her ürlü kutlamanın serbest olacağını duyurdu. Alınan geniş güvenlik önlemleriyle işçi sendikaları rahat bir şekilde Taksim Meydanı’na çıktı.

Zaman Paradoksu…

Önemsemediğimiz şeyler yitirdiğimiz kendi öz değerlerimizden başka bir şey olabilir mi?

Zaman Paradoksu…
George Carlin

George Carlin Amerika’da 70 ve 80 li yılların bir komedyeni idi. Biraz ağzı bozuk olarak bilinirdi. 11 Eylül den (9-11) ve karısının ölümünden sonra şöyle yazmıştı.
Tarih içinde zamanımızın paradoksunu şöyle sıralayabiliriz : Daha yüksek binalarımız, ama daha kısa sabrımız var; daha geniş oto yollarımız, ama daha dar bakış açılarımız var.
Daha çok harcıyoruz, ama daha az şeye sahibiz; daha fazla satın alıyoruz, ama daha az hoşnut kalıyoruz. Daha büyük evlerimiz, ama daha küçük ailelerimiz; daha çok ev gereçleri, ama daha az zamanımız var. Daha çok eğitimimiz, ama daha az sağduyumuz; daha fazla bilgimiz, ama daha az bilgeliğimiz var. Daha çok uzmanımız, ama yine de daha çok sorunumuz; daha çok ilacımız, ama daha az sağlığımız var .
Çok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz, çok savurganca para harcıyoruz, çok az gülüyoruz, çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz, çok geç saatlere kadar oturuyor, çok yorgun kalkıyoruz, çok az okuyor çok
fazla TV izliyoruz ve çok ender şükrediyoruz. Mal varlıklarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık. Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz.
Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama yaşam kurmayı öğrenemedik. Yaşamımıza yıllar kattık, ama yıllara yaşam katamadık. Aya gidip gelmeyi öğrendik, ama yeni komşumuzla karşılaşmak için caddenin karşısına geçmekte sorunumuz var. Dış Uzayı fethettik, ama iç dünyamızı edemedik. Daha büyük işler yaptık, ama daha iyi işler
yapamadık.
Havayı temizledik, ama ruhumuzu kirlettik. Atoma hükmettik, ama önyargılarımıza edemedik. Daha çok yazıyoruz, ama daha az öğreniyoruz. Daha çok plan yapıyoruz, daha az sonuca varıyoruz. Koşuşmayı öğrendik,
ama beklemeyi öğren emedik. Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için daha çok bilgisayarlar yapıyoruz, ama git gide daha az iletişim kuruyoruz.
Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin; büyük adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır. Günümüz artık, iki maaşın girdiği ama boşanmaların daha çok olduğu, daha süslü evler, ama dağılmış yuvaların olduğu günlerdir. Bu günler, hızlı seyahatler, kullanılıp atılan çocuk bezleri, yok edilen ahlakî değerler, bir gecelik ilişkiler, obez bedenler ve neşelendirmekten sakinleştirmeye hatta öldürmeye kadar her şeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir. Vitrinlerde her şeyin sergilendiği, ama depolarda hiçbir şeyin olmadığı bir zamandayız. Öyle bir zaman ki teknoloji bu mektubu size getirebilir, siz bu içselliği
ya paylaşmayı, ya da sil tuşuna basmayı seçebilirsiniz.
Yaşam, aldığımız nefes sayısıyla değil, nefesimizi kesen anların sayısıyla ölçülür.