Archive for the ‘Hikayeler’ Category

Çatlak Kova…

Hindistan’da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patronun evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş.

Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmiş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş.

İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş. “Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum.”

“Neden?…” diye sormuş sucu. “Niye utanç duyuyorsun?…”

Kova cevap vermiş. “Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için tasıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun.” Sucu söyle demiş.

“Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri fark etmeni istiyorum.”

Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş. Sucu kovaya sormuş.

“Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını fark ettin mi?… Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronumun sofrasını süsleyebildim. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı.”

Huzur Umut ve Diğerleri…

Huzur, sarı kanepede yatıyordu, derin bir uykuda olduğu belliydi. Yüzü çok solgun gözüküyordu, neredeyse kanepeyle aynı renkteydi. Sessiz sedasız uyuyordu. Sanki çok yorulmuş, çok yıpranmıştı. O uyuyor, saatler hızla akıyordu. Günlerden 31 Aralık Salı’ydı…

Sıkıntı, kanepenin kenarında yerde oturmaktaydı. Birden ayağa fırladı. Hızlı adımlarla odanın içinde turlamaya başladı. Çok zayıftı, sanki vücudunda hiç et kalmamıştı, kendi kendini yiyip bitirmiş gibiydi. Kafası karmakarışıktı. Bir taraftan yürüyor, bir taraftan da düşünmeye çalışıyordu. Ama kafasında hiçbir şey yoktu. Huzur’a baktı, çok yorgun gözüküyordu, hem de çok yorgun.

Ela içinde bir sıkıntı hissetti. Sanki biri gözlerine doğru çılgınca yaş pompalıyordu. ‘Offf yaa,’ dedi ‘Nerden çıktı şimdi bu sıkıntı? Ne kadar da huzurlu hissediyordum kendimi biraz önce!’ ‘Kendine gel, kov şu sıkıntıyı,” diyen cılız bir ses duydu içinden. Güzel şeyler düşünmeye, güzel şeyler umut etmeye çalıştı. İşine döndü…

Sıkıntı, Huzur’a baktı, ezeli düşmanına. İşte şimdi aynı odadalardı. Gücünü ispat etmişti Sıkıntı. Huzur, Sıkıntı’yla mücadeleye dayanamamış, yorgun düşmüştü. Sıkıntı da yorulmaya başladığını hissetti. Koltuğa oturdu. Uykuya daldı.

“Hisler Odasına”, Umut gülümseyerek girdi. Sabahtan beri Huzur’u arıyordu ama bir türlü bulamamıştı. Ela’nın yeni yıla Huzur olmadan girmesini istemiyordu. Onu kanepede yarı baygın uzanmış görünce şaşırdı. Normalde dinlenmek nedir bilmeyen, insanların içinden çıkmamak için Umut’la birlikte direnen Huzur, şimdi derin bir uykudaydı. Koltukta oturan Sıkıntı’yı görünce şaşkınlığı arttı Umut’un. Sıkıntı da yarı baygın bir haldeydi…

Ela eşyalarını toparlayıp işyerinden çıktı. İçindeki sıkıntı sanki biraz hafiflemiş gibiydi ama birileri yüreğini mengeneyle sıkıştırıyormuş gibi hissediyordu. Yeni yıla bu duygularla girmek istemiyordu. ‘Belki geceyi tek başıma geçirecek olmanın sıkıntısı basıyor içime,’ diye düşündü. Hüzünlü bir şekilde servise bindi. Servis eve doğru hareket etti.

Umut ne yapacağını şaşırmıştı. Huzur’u uyandırmayı denemiş ama başaramamıştı. Bir taraftan da Sıkıntı’nın uyanmaması için sessiz hareket etmesi gerekiyordu. Saatler hızla ilerliyor, yeni yıl yaklaşıyordu. ‘Ela böyle sıkıntılı, belirsiz duygular içinde girmemeli yeni yıla,’ dedi kendi kendine. Huzur’un yanaklarına renk gelmeye başlamıştı ama onun uyanmasını beklerse her şey için çok geç olabilirdi. Hızla “Hisler Odası’nı” terk etti ve Kalp ile Aklın beraber yaşadığı odaya doğru koşmaya başladı.

Ela eve girer girmez, her yılbaşı gecesi giydiği kırmızı pijamalarını geçirdi üstüne. Önceki gün aldığı kırmızı şarabı açtı, yanına peynir dilimledi, küçük bir kaseye tombul bademleri boşalttı ve camın kenarındaki büyük koltuğa oturdu. ‘Telefon falan çalmasın bu gece kendimle baş başa kalmak istiyorum, sıkıntım ve ben,’ diye düşündü. Yavaş yavaş şarabını yudumlamaya başladı. ‘Hayat ne kadar da anlamsız’ diye geçirdi aklından.

Odaya hızla giren Umut, Kalp ve Aklı şaşırtmıştı. Ne oluyor demelerine kalmadan, Umut anlatmaya başladı. “Ela’nın huzurunu, sıkıntı sağlam bir mücadele sonunda kaçırmıştı.” Ela’nın “Hayat ne kadar anlamsız!” cümlesini fark eden Akıl da Ela’nın çok sıkıntılı olduğunu onayladı. Umut, bana yardım edin diye yalvardı her ikisine de, Ela böyle girmemeli yeni yıla. Kalp, Akıl ve Umut çalışmaya başladılar; Ela iyi şeyler hissetsin, iyi şeyler düşünsün, umut etsin diye.

İkinci kadehi dolduran Ela, camdan dışarı bakarken, çöp toplayan, üzerinde paltosu olmayan adamı gördü. ‘Ne kadar şanslıyım aslında,’ dedi kendine; “Şu an ben de sıcacık evimde oturmuş şarap içeceğime, çöp topluyor olabilirdim.” Şükretti. Bir ambulansın acı siren sesi düşüncelerini böldü. “Allah’ım ya hasta olsaydım? Ben de rahat koltuğumda oturmuş hayat ne kadar anlamsız diye düşünüyorum utanmadan” diye düşündü. Telefon çalmaya başladı. Ailesi arıyordu, yeni yılını kutlamak için. Telefonu kapattığında gülümsüyordu. Tek başıma yeni yıla giriyor olsam bile, sağlıklı olmam, ailemin varlığı, çalışıyor olmam aslında huzurlu olmam için yeterli dedi kendi kendine. Daha iyi hissediyordu kendini şimdi. Bütün bunlar olmasa bile Ela olarak var olmak bu dünyada gerçekten güzeldi. Kendini rahat hissediyordu artık. Ela yeni yıla “Hoş geldin huzur, güle güle sıkıntı,” diyerek girdi. İçinde yeni umutlar yeşermişti yeni yıla ilişkin. Gülümsedi. Yeni yıl çoktan gelmişti. Umutluydu.

Huzur sarı kanepede uyanmış, karşısında duran Umut, Kalp ve Akla gülümseyerek bakıyordu.

Berna YAZICIOĞLU

Bir Buket Çiçek…

Genç adam ellerinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi….Gözleri şöyle bir sahilde gezindi, aradığını göremiyince ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı.Ellerinde yine her zamanki çiçeklerden vardı.Sevgilsinin en sevdiği çiçekler bunlardı.Kırmızı,kıpkırmızı,kan kırmızısı güller….. Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler,buram buram kokuyorlardı , sevgi kokuyor aşk kokuyor en önemliside özlem ve hasret kokuyordu güller….

Hepsinin üzerinde damlalar vardı.Sanki ağlıyor gibiydiler. Genç adam güllere baktı, sanki onlarla konuşuyormuş gibi “Neden ağlıyorsunuz,bakın ben ne kadar mutluyum” dedi.

Az sonra sevdiğini göreceği için kalbi yine deli gibi atmaya başlamıştı. Ne zaman onu düşünse onunla buluşucağını hayal etse kalbi yine böyle yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerine rağmen ikiside sevgisinden hiç bişey kaybetmemişti…. Onları hiç birşey ayıramazdı… Ne hasret,ne ayrılık,ne de ölüm… Genç adam telaşla saatine baktı.Sevdiği yine geç kalmıştı. 1 dakika geç kalmıştı Üstelik o, sevdiğini bekletmemek için dakikalarca önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyodu.Ama sevdiği her zaman bunu yapıyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu. Herkesin bir kusuru olurmuş diye düşündü. Ve gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denize dikti.. Denizin sonu yok gibiydi, tıpkı sevdiği kıza olan aşkı gibi denizinde sonu yoktu. Sonsuzlığa uzanıyordu.

Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü. Kendi aralarında sözleneeklerdi. Delikanlı önce bunu sevdiğine açmış, sonrada gidip 2 tane yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir günde bari onu bekletmemeliydi..Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yokbiraz daha beklerim diye düşündü.Güllerin yaprakları nedense hala yaşlı idi. Bir türlü anlamıyordu onları. Herşey bu kadar güzelken neden ağlıyorlardı ki? İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak, kucaklaşacaklardı… Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımarını atacaklardı.

Genç adam öyle heycanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için can atıyordu…. Martılara baktı, birbirleriyle oynaşıp, uçuşan martılara… Ne kadar güzel dansediyorlardı havada. Tekrar saatine baktı genç adam. Endişelenmeye başlamıştı.Sevgilisi yine geç kalmıştı, hemde çok….Bu kadar geç kalmaması gerekiyordu. İşte hergün burada buluşmak için sözleşmiyorlarmıydı ? Her gün sahilde, martılara bakarak, denizin onlara anlattığı masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp hasret gidereceklerine söz vermiyorlar mıydı ? O zaman neden gelmemişti yine ?

Aklına kötü düşünceler gelmeye başladı. Hayır… hayır … olamazdı. Sevdiğine birşey olamazdı. Onsuz hayat yaşanmazdı ki.. O ölse bile devamlı bienimle yaşar diye düşündü genç adam.Bunun düşüncesi bile hoş değildi.Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını kimsenin görmesini istemiyordu.Zaten nedense etrafındaki insanlar ona sanki kaçık gibi bakıyorlardı.Rahatsız olmaya başladı bakışlardan.Artık bıkmıştı. Yine sevgilisi geldi aklına … Neden gelmedi acaba diye düşünmeye başladı.. Gözlerini kapattı.7 sene oldu dedi.7 senedir her gün bu sahildeydi, sevdiğini bekliyordu.

Daha fazla dayanamadı.kalbi parçalanacak gibi oluyordu. Gözlerinden damla daha yaş güllerin üzerine damladı. Yine gelmeyecek galiba , en iyisi ben onun evine gideyim diye mırıldandı…Hiç olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu….

Genç adam ayağa kalktı. Sevdiğiyle buluşmak üzere ; yeşil tepenin ardındaki kabristana doğru yürümeye başladı.

Zuhal GÖKÇE (Teşekkürler arkadaşım…)

Kadınlar ve Cadı…

Harun Resit, savasta esir aldigi dusman generale
-Hayatini bagislarim ama bir sartim var: Kadinlar hayatta en cok ne ister
budur bilmek istedigim. Bu sorunun yanitini getir; kurtar kelleni.’ der.
General sorar sorusturur, bu cetin sorunun yanitini arar ve Kafdagi’ndaki bir cadinin bunu bildigini ogrenir.
Gunlerce gecelerce at kosturur, cadiyi arar bulur ve sorar – Kadinlar hayatta en cok ne ister?’
Korkunc cadinin, yanit icin oyle bir sart ileri surer ki yenilir yutulur degil.
-Evlen benimle, o zaman ogrenirsin istedigini.’
Bu olumcul teklifi, kabul eder General ve dogru yaniti alir almaz kosar Harun Resid’e:
-Kadinlar, en cok kendi ozgur iradeleriyle hareket etmek ister.’
Harun Resit bizimkinin hayatini bagislar ya; cadiyla evlenmek icin de soz verilmistir. Evlenirler. O ilk gece; general bir bakar ki o korkunc cadi, dunyalar guzeli bir afete donusmus, karanlik odada.
Konusur cadi:
-Benim kaderim boyle; gunun sadece yarisi guzel olabilirim, diger yarisi ise cirkinim. Ne dersin geceleri seninleyken mi,
yoksa gunduzleri disaridayken mi guzel olayim?
General dusunur ve
-Sen bilirsin, kararini kendin ver’ der; iste o andan itibaren korkunc cadi sonsuza dek cok guzel bir kadin olarak kalir.’
Peki bu oykuden cikarilacak uc ders nedir?
1. Kadinlar en cok kendi ozgur iradeleriyle hareket etmek ister.
2. Ozgur iradesiyle hareket eden bir kadin, her zaman guzeldir.
3. Ister guzel olsun ister cirkin, her kadin aslinda bir cadidir.

Siz Hangisisiniz…

Bir baba ile kızı dertleşiyorlarmış. Kızı hayatında çok sıkıntı yaşadığından ve bunlarla nasıl başedeceğini bilemediğinden bahsetmiş babasına. Hatta sorunlar ardı arkasına devam ediyormuş hayatında.
Babası kızını dinlemiş, dinlemiş ve “Gel,sana birşey göstereceğim!” diye kızını mutfağa götürmüş. Baba ünlü bir aşcı imiş. Ocağa 3 tane eşit büyüklükte kap koymuş, 3′üne de eşit su koymuş ve 3′ününde altını aynı miktarda yakmış. Ve 1. kaba bir havuç, diğerine bir adet yumurta, diğerine ise de bir avuç çekilmemiş kahve çekirdeği koymuş. Ve her üçünü de tam 20 dakika pişirmiş. Daha sonra ateşi kesmiş. Masaya 2 tane tabak ve bir tane boş bardak koymuş ve ilk önce haşlanmış havucu alıp bir tabağa koymuş. Daha sonra artık epey pişmiş olan yumurtayı alıp bir tabağa koymuş. En sonunda da artık suya iyice sinmiş ve tam kıvamında kahve görüntüsü olan kahve’yi de alıp bir bardağa boşaltmış.
Kızına şu soruyu sormuş: “Kızım ne görüyorsun?”
Kızı demiş ki: “Havuç, yumurta ve kahve.”
Kızını elinden tutup masaya yaklaştırıp daha yakından bakmasını ve hissetmesini istemiş. Kızı demiş ki: “Ne görüyorum.. Haşlanmış yumuşak bir havuç (Bunu yaparken çatalı havuca batırmış ve yumuşaklığını hissetmiş),artık pişmekten içi katılaşmış bir yumurta (yumurtayı eline almış, hatta bir tarafından masaya vurup, çatlatmış ve içini görmüş) ve bir bardak kahve. (Biraz içmiş) “Hatta tadı oldukça iyi”
“Baba, bunu niçin bana gösteriyorsun?” diye sormuş.
“Bak demiş, hepsi aynı şekil kapta , aynı sıcaklıkta , aynı dakika pişti. Fakat hepsi bu etkiye farklı tepki verdiler.
Havuç ilk başta sertti, güçlü idi. Ama kaynatılınca yumuşadı hatta güçsüzleşti. Yumurta çok kırılgandı, hafifçe dokunsan çatlayabilirdi, ama kaynatılınca içi sertleşti, hatta katılaştı.Bir avuç çekilmemiş kahve ise yine sertti, hepsi birbirine benziyordu, ama ısıtılınca ne oldu, bu kahve çekirdekleri, ısındılar,gevşediler ve içinde oldukları suya yayıldılar. Koku yaydılar, tad yaydılar ve suyu eşsiz tad’da bir kahveye çevirdiler.”
“Kızım sen hangisisin? diye sormuş adam.
Zorluklarla karşılaştığın zaman nasıl tepki gösteriyorsun? Sen havuç musun, yumurta mısın, yoksa kahve misin?
Siz hangisisiniz arkadaşlar? Havuç gibi sert bir kişi misiniz, ama sorunlar yaşayınca , yumuşuyor ve güçsüzleşiyor musunuz? Yumurta gibi, içi yumuşak, her an kırılabilir bir kişi misiniz? Sorunlar karşısında (ölüm, ayrılık, krizler, vs.) , güçleniyor ve sertleşliyor musunuz?
Yoksa bir kahve çekirdeği gibi misiniz? Kahve sıcak suyu değiştirir, hatta suyun sıcaklığı en üst dereceye çıktığında, en lezzetli kahve ortamı hazır olur. Lezzet maksimuma ulaşır.Eğer sen bu kahve çekirdeği gibi isen, çevrende ne kadar sorun olursa olsun,bunları olumluya çevirebilirsin. Çevrene güzel tadlar, duygular katarsın. Kendini ve çevreni daha iyi yapmak için çalışırsın.

Mutluluk…

Tanrılar dünyayı ve insanı yaratırken, mutluluğu saklamaya ve insanın onu biraz zor bulmasına karar vermişler.

Mutluluğu nereye saklayacakları hakkında konuşmaya başlamışlar. Biri ” Uzaya , yıldızlara” demiş Bir diğeri ” Deniz diplerinin en derin noktasına”… İçlerinden bir başkası ” Yüksek dağların zirvesine, çiçeklerin özüne” demiş… Biri de demiş ki, “Hiç biri olmaz, insan çok meraklıdır. Araştırır, dediğiniz her yere bakar ve bulur” . Ve sonunda biri “Buldum” diye bağırmış.. “Mutluluğu insanin içine saklayalım, insan her yere bakar da, kendi içine bakmak aklına gelmez”..

Sigarayı bıraktım…

Hafif sisli bir havada ve güneşin apartmanların arasından yeni yeni güne merhaba dediği bir saatte, vapura doğru ilerleyen genç adam; jeton gişesinde, yaklaşık iki ay önce ayrıldığı kız arkadaşını görür ve titrek bir ”merhaba” ile konuşmaya başlar. Bu konuşmalar vapurda da devam eder. Adamın; “Hava o kadar da soğuk değil, dışarıda oturalım mı?” sorusuna, kızın “Olur” cevabı vermesiyle birlikte vapurun en üst katına doğru yol alırlar. Birkaç dakika havadan sudan muhabbetlerle geçtikten sonra, adam kıza bir sigara uzatır ve kendisine de bir tane alır. Daha sonra, genç adam birden lafa girer:
-Biliyorum, bu konuları daha önce hiç konuşmadık ya da konuşamadık diyeyim. Merak etme ama, “Neden ayrıldık biz” sorusunu sormayacağım. Sadece sana söylemek istediğim birkaç şey var, onları konuşmak istiyorum.
Genç kız; adama bakarak, “Evet seni dinliyorum, devam et” dedikten sonra adam, konuşmasına kaldığı yerden devam eder:
Biliyor musun? Ayrıldıktan sonra, seni sigaraya benzetmeye başladım.
Kız, hiç tahmin etmediği, alakasız bir konuyla lafa girmesinin verdiği şaşkınlıkla, “Ne? Nasıl yani?” der. Adam, önce kıza uzattığı sigarayı ve sonra kendi sigarasını, çantasından çıkardığı çakmak ile yaktıktan sonra:
-Mesela bir tane sigara yakıyorum ve kül tablasına koyup izlemeye başlıyorum. Kül tablasına dökülen külleri gördükçe; anılarımız aklıma, her biri kül olup acılarıma dönüşüyor sonra. Arada bir elime alıyorum sigarayı ve içime çekiyorum seni. Kendimi zehirlemek için; daha çok, daha çok çekiyorum. Bazen de anıları silkiyorum kül tablasına. “Sen zehiri” hoşuma gidiyor, içimi acıtıyor, vazgeçemiyorum; içime çekmeye devam ediyorum. Ağzımdan çıkan her dumanda, ayrılırken bana bıraktığın; son bakışının silueti beliriyor. Her sigaranın olduğu gibi, senin de sonun yaklaşıyor. Ve ben yavaş hareketlerle; ne zaman seni söndürmek için, elimi götürsem kül tablasına, aptalca bir umutla “N’olur yapma!!” diyeceğin zamanı bekliyorum. Ama hiçbir zaman duyamıyorum sesini. “Ve işte bitirdim seni” diyorum. Hayır hayır kendimi kandırıyorum galiba, “Seni böyle bitiremem” diyorum sonra. Ama bakıyorum kül tablasına; evet! Sen oradasın, evet! Anılar orada. Ancak, elimde hala kokun var. Yıkasam da, hiç çıkmayacak bir koku. Anlıyorum ki; bu sigarada, senin çok az bir kısmını bitirmişim. Senden bağımsız bir sen, hep içimde yaşıyormuş. Ve anlıyorum ki, sadece sönüyorsun. Seni ateşleyecek bir “Ben” bekliyorsun sabırla. O “Ben”, çok da bekletmiyor seni. Bir daha yanmaya başlıyorsun. Anılar acılar derken yine bitiyorsun. Yeniden yanıyor ve bitiyorsun. Bu hep böyle devam ediyor; sonunda alışkanlık oluyorsun.
Genç kız anlatılanları dinlerken; tarif edilmeyecek bir duygu yoğunluğu içindeydi. Bir yandan, birisinin bu kadar acı çekmesine üzüntü duyarken; diğer yandan da, kendisinin hala unutulmamış olmasından, haz alıyordu. Aslında kendisi de unutamamıştı genç adamı. Kendi isteğiyle ayrılmıştı ama; sevmediği ya da artık bir şeyler hissetmediği için değil, en yakın kız arkadaşının da, o insana karşı bir takım duygular beslediği için gerçekleşmişti bu ayrılık. Bunu; ne erkek arkadaşı, ne de en yakın arkadaşı biliyordu. Erkek arkadaşına, “Bu ilişkide bir şeyler eksik, ben daha fazla sürdüremeyeceğim, ayrılmalıyız.” diye bir mesaj atarken; kıza, “İlgisiz bir sevgili olmaya başlamşıtı günler geçtikçe; çok bunalmıştım. Ve bir gün onu, başka biriyle sarmaş dolaş gördüm. Bu yüzden ayrıldım.” demişti. Böylece, hem erkek arkadaşından, kendine göre, makul bir sebeple ayrılmış; hem de arkadaşına, erkek arkadaşını kötüleyerek, ondan soğumasını sağlamıştı. Kendisinin çok acı çekeceğini bile bile, arkadaşını kaybetmemek için, böyle bir yalanlar zincirine başvurmuştu. Artık hayatını, bu yalanlara göre düzenlemeliydi. Bu yüzden; bu karşılaşmalarında duygularını bir tarafa bırakıp, mantığı ile karar vermek zorundaydı. Geri dönüşü yoktu ve kız da bunun farkındaydı. Bütün ayrıntıları, olası bir karşılaşma için düşünmüştü daha önceden. Adamın anlattıklarını dikkatlice dinliyor ve sözünü bitirmesini bekliyordu. Ve adamla göz göze gelip, “Bitti, bu kadardı!” dermişçesine bakmasından sonra, kız konuşmaya başladı:
-Açıkçası bu söylediklerin, hiç beklemediğim şeylerdi. Benim, bu açıklamalarına bir yorum yapmamı bekleme. Çünkü bunlar; senin kendi düşüncelerin. Her biten ilişkiden sonra, yaşanabilecek duygulardan bu anlattıkların. Şunu söyleyebilirim ama; yaşadığımız ilişkide, elimden gelen fedakarlığı gösterdiğime inanıyorum. Seni hiçbir zaman suçlu görmedim, her şey benden kaynaklıyordu. Sonuç olarak, bir şekilde bu ilişki yürümedi ve bitti. Bu kadar basit.
-Bu kadar mı yani?
-Evet…
Genç adam şok olmuştu. Belki, daha ılımlı bir yaklaşım bekliyordu kızdan. Ancak, kesin ve kararlı konuşmuştu kız. Hiçbir umudun kalmadığına, kendini inandırmaya çalışıyordu. Vapur yanaşmıştı iskeleye. Tek bir kelime bile konuşmadan vapurdan indiler. İskelenin sonunda; genç kız, adama sarılarak “Hoşçakal” dedi. Ancak adam, ayrılırken ne sarılmıştı kıza, ne de bir kelime çıkmıştı ağzından. Bir heykel gibi duruyordu kızın karşısında. Kız da, bir tepki gelmeyince; hızla oradan uzaklaşmayı tercih etti. Arkalarına bile bakmadan ayrıldılar.
Kız, işyerine ulaştı. Yerine oturduktan hemen sonra, cep telefonuna bir mesaj geldi. Mesaj, eski sevgilisindendi ve şöyle yazıyordu:
“Hep bu karşılaşmayı ve sana sigara hikayesini anlatacağım günü beklemiştim. Ve o gün, gözlerimin içine bakıp; söyleyeceklerine göre, hayatıma bir yön çizeceğime…”
Genç kız, bu mesajdan hiçbir anlam çıkaramamıştı. Bu mesajı düşünürken; bir mesaj daha geldi:
“… kendi kendime söz vermiştim. Bugün duyduklarım; beni hayal kırıklığına uğrattı ve ben kararımı verdim:”
“Sigarayı bıraktım…”

Hikaye…

Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz, minik bir salon..Seyircilerle oyuncular arasında sahanın çizgisi vardı sadece..O kadar yakındılar..Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi..
Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlı da yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar..”anladım” der gibi bir gülümseyişti bu…Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için..
Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası.. Ankara Koleji’nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı.. Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılışı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce.
Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan “tabi” dedi.. “bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız..”
“Mutluluk işte bu olmalı” diye düşündü delikanlı.. “Mutluluk işte bu!..”Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı..Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yanyana düştüler.İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yanyana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken -o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki..Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı..Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Bir kaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü..
Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. “Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana’da da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak..” Hayır, aramayacaktı. Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü..Cebinde onu otobüsle Adana’ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana’ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, üçüncü sette kız fark etti delikanlıyı..Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara’nın hele Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu..Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garaja gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki.. Kız “keşke orada olsaydın” demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o.. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..
Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki.. Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. “Bu sana” diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan.. Kız, Necip Fazıl’ın dört satırını okurken..

“Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar…
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar!..”
Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolejin önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu..Bu defa yanında arkadaşları yoktu, yalnızdı..Yaklaştığında işaret etti delikanlıya..Gözlerine inanamadı genç adam..Onu yanına mı çağırıyordu yoksa..Evet, çağırıyordu işte..Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. “Sana bir şeyler söylemek istiyorum” dedi kız..O da heyecanlıydı, belli.. “Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok..”
“O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni!” dedi, delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden..
Yıllarca sonra Levent Yüksel’in söyleyeceği şarkıdaki Sezen Aksu’nun sözlerini o zaman biliyordu sanki. Aşk “onurlu” olmalıydı..Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir.. İlki kıza verdiğiydi.. Bir ikinci dörtlük daha vardı orada.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu..Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti..Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. “Günlerdir seni arıyorum” dedi kız. “Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!..”
“Yaa” dedi delikanlı.. “Yaa” dedi sadece.. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı: “Yaaa!..”
Cebindeki artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. “Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün..” dedi. “Bu da sonu onun…”Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okurken..

“Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni.
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar!..”

Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hala düşünüyor..O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını? Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı..O sevgilinin kendisi bile..Hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?..Ya da, ya da. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp mü gitmişti acaba? Beklemek mi yıkmıştı bilmiyorum ama bildiğim tek şey birinin bir yerlerde böylece bekliyor olmasıydı…

Gül Ve Bülbül Hikayesi

Çok eski zamanlarda birgün birdelikanli varmis…Bu delikanli çok zengin bir Ailenin kızına aşık olmuı.Ama kız delikanlı fakir diye ona yüz vermiyormuş. Genç bir yılbaşı gecesi bütün cesaretini toplamis ve kızı yılbaşı gecesi balosuna davet etmek için evine gitmis. Kapıyı genç kız açmış. Kıza kendisini yilbasi gecesi balosuna davet etmeye geldiğini, birlikte dans etmek istediğini söylemiş. Kiz kabul etmis ama bir şartı varmış. Ondan balo için diktirdiği elbisesinin yakasına takmak için kırmızı bir gül istemis. Delikanli sevinerek oradanıayrilmis. Hemen kızın istediği kırmızı gülü aramaya başlamış. Ama mevsimlerden kış olduğunu ve bu mevsimde bir gül bulamayacagini hic düşünememis.Bütün çiçekçileri dolaşmış ama herkes ona kış mevsiminde gül arıyor diye deli gözüyle bakıyorlarmış. Genç çok üzgün bir sekilde evinin yolunu tutmus. Evine girerken bahçede henüz açmamış bir gül dalı görmüs ama üzerinde sadece dikenler varmis. Gözlerinden bir damla yas süzülmüs.O sirada delikanlinin bahçesine bir bülbül gelmis.Delikanlının ağladığını gören bülbül buna çok üzülmüs. Sabaha kadar gül dalının başında bildiği en güzel şarkıları söylemiş bülbül. Bülbülün güzel sesinden etkilenen gül dalı sabaha dogru beyaz bir gül açmis. Oysa ki genç kırmızı bir istiyormuş. Beyaz bir gülün açtığını gören bülbül göğsünü dikenlerden birine batirarak kanının akmasını sağlamış. Bülbülün gögsünden akan kanla beyaz gül kırmızı güle dönüşmüş. Sabah bahçesinde kırmızı bir gül açtığını gören genç gülü alarak kızın evine gitmiş. Kapıyı yine kız açmış. Kizin yeni elbisesinin yakasına altindan yapılmış bir gül taktığını görmüş. Kıza istediği kırmızı gülü getirdiğini, baloya birlikte gidip dans edeceklerini hatırlatmış. Oysa ki genç kız baloya kuyumcu bir gençle gidecegini yakasına da altından yapılmış bir gül taktığını söylemiş ve kapıyı kapatmış. Delikanli çok üzgün bir şekilde oradan ayrılmış. Gözlerinden durmak bilmeyen yaşlar süzülüyormuş. Caddeden karşıya geçerken elindeki kırmızı gül yere düşmüş. Çamurlu ve karlı yolda arabaların altında ezilen gül kaybolup gitmiş. Genç üzgün şekilde evine dönerken bahçesinde gül dalının yanında yerde yatan bir şey görmüs. Hemen yanına gitmiş. Yerde gördügü bir hiç ugruna canın veren fedakar bülbülmüs………!

Sevgiliye Mektup Hikayesi…

KIZDAN SEVGİLİSİNE MEKTUP

Elime son kez aldim kagit kalemi, Bu sana son mektubum. Postaci son bir kez haber getirecek…Benden sana. Canim bilirim aldirmazsin hiçbirseye, Ne sevgiye ne de hislere. Simdi elimde bir sigara var, Bugün çok içtim. Bilirim kizacaksin, “Içme demistim” diyeceksin,
Ama ben yine ayni cevabi verecegim: Dertliyim. Son kez bu kalp derdinle dolu. Bu mektubumda Seni ne kadar sevdigimi Özledigimi yazmayacagim. Artik degistim ben. Seninm umursamaz tavirlarindan biktim SERSERIM. Takmiyorum artik ben de seni. Hani bende bir resmin varya, Arkadasima verdim SERSERIM. Çok begenmis seni, “Al senin olsun” dedim Ama dikkat etmesini de söyledim, Olur ya çikarsaniz “Boynuzlamasin seni” dedim. Yüzünün seklini görmeni isterdim SERSERIM. Bu mektup digerine benzemiyr degil mi? Dün gece yiktin, öldürdün beni SERSERIM. Dilindeki hece bir kursun gibi saplandi yüregime. Tüm gece kanadi durmadan, Gözlerim doldu aglayamadim. Yataklara düstüm ne zamandir. Ama iyi oldu aslinda Seni umursamiyorum artik, Sen ne demistin SERSERIM. “Üzülme!” Üzülmüyorum zaten gülüyorum, Bu acilarin getirdigi mutsuzlugu seviyorum. Lanet olsun sana SERSERIM.
Bu kadar degersiz miydi sevgim? Biliyorsun ben seni çok sevdim. Bu sana son mektubum SERSERIM. Yak istersen,istersen baskalarina okut. Ya da evet Içip içip agla, Ama sunu bil ki bu sana son mektubum. Bundan sonra hain yazar mezar tasinda Bir ölüsün artik sen hatiralarimda…

SERSERIDEN CEVAP

Bugün hiç beklemedigim bir anda, Mektubunu aldim GÜZELIM. Son mektubum demissin, inanmam Sen dayanamazsin bensizlige, Erirsin,bitersin Günden güne. Bak ne diyorum GÜZELIM Gönlün olsun,birkaç Gün daha çikalim Sevinirsin belki. Hediye olur ya da bir elma sekeri. Sen bensiz yapamazsin GÜZELIM. Seni öptügüm o ilk ani hatirla, Nasil da çocuklar gibiydin, Bayilacaksin diye korkmustum GÜZELIM. Ben senin gibi neler geçirdim elimden,
Bilirim haberim yok sevmeden, sevilmeden. Sen beni gerçekten sevdin mi GÜZELIM? Sana bu mektubu meyhaneden yaziyorum, Biraz önce birkaç çocuk dövdük GÜZELIM, Onlarin serefine içiyoruz. Bak GÜZELIM!Ben sana ne demistim hatirlamiyorum “Üzülme” yazmissin Sahiden dedim mi? Içkiliyken herhalde, bilirsin. “Yiktin” yazmissin Sahiden yikildin mi? Umursamazsin sanmistim Takmazsin diye ummustum, Ama madem beni umuttun, Bu sana son sözüm olsun
Ben de seni sevdim haberin olsun GÜZELIM.

KIZIN ARKADASIN’DAN SERSERIYE

Seni tanimiyorum serseri, Ama arkadasim seni çok sevdi. “Son mektup” demisti dogru, Hem o seni çoktan unuttu. Seni çok begendim be serseri, Belki seversin, belki de… “Güzelim” demissin bizimkine, Ben de seni zevkli bilirdim. Ben ondan daha güzelim. Bak serseri! Ben seni ondan daha çok severim. Telefon numarami yaziyorum,arkada, Onu aradigin gibi beni de ara. Ayrica senin güzel gariplesti bu ara “Kalbim agriyor” diyor, doktor bir teshis koyamiyor.Aman canim o da bir baska, Aglasa da gülüyorum der etrafa Sakin unutma beni ara.

SERSERIDEN ARKADASA

Bak kizim ben seni sevmedim daha en basta, Ben güzelimi sevdim herseyden çok. O bana “serserim” derdi canindan koparcasina, Sen ise “serseri” diyorsun sokakta kalmisçasina.
Senin gibi arkadas olmaz olsun. Güzellige gelince,kimse yarisamaz benim GÜZELIMLE. Simdi birak bunlari “son mektup” derken yalan sanmistim Daha beter içer oldum, Her gece sarhosum. Bir daha ki mektupta güzelimden bahset bana. Simdi gerçekten mutlu mu? Yoksa baskasini mi seviyor? Hasta demistin,kalbinden hasta Yoksa bu ask hastaligimi? Benden baskasi ile… Çabuk yaz arkadas Herseyi arkadas, herseyi anlat bana.
Anladim ki yasayamam ben onsuz bu dünyada.

ARKADASTAN SERSERIYE

Afedersin serseri yanlis yapmisim ben, O seni gerçekten çok sevmis. Son nefesinde bile adini söyledi, Yüregim parçalandi,anlayamazsin. éSERSERIM” deyisini duysaydin gözleri kapanirken.Askin öyle sarmis ki bedenini Kaybedince, yasayamadi öldü iste. Son mektunda ne yaptin? Içip içip agliyor musun? O simdi mezarinda huzurlu yatarken, Yilanlara bile seni anlatir süphen olmasin. Zaten mezar tasinda
“SENI SEVMISTIM SERSERI”
Yazisini görünce anlarsin. Belki bir umut vardi yasamasinda, Ama senin de ciddi olmandi. “Birkaç gün çikalim” demissin ona. “Elma sakari olur” demissin. Iste o vurdu senin güzelini, Indi zavallicigin yüregine. Simdi mezarinda derin bir uykuda, Sevgisi de sonsuzlasti onunla. Aslinda o hiç istemedi öldügünü bilmeni Ama dayanamadim yazdim iste. Simdi ne yaparsin,nasil yasarsin? Içer misin, adam mi döversin? Sen de onu sevmissin öyle yazmissin,
Öyleyse birak askiniz yasasin.

SERSERININ ODASINDAKI NOT ;

Sana GeLiyorum GüzeLim..
SeNi SeviyoRum GüzeLim…