Archive for the ‘Can Dündar’ Category

Türk kadını hiç tanımadığı erkeğe “Merhaba” der mi?

Bayıldım bu gerekçeye:

Leman Sam’ın “Anladım” şarkısı şöyle başlar:
“Dün gece hiç tanımadığım bir erkeğe/ sırf sana benziyor diye/ usulca sokulup/ ‘Merhaba’ dedim”.
Şarkı TRT denetimine girmiş. Denetim “Olmaz” demiş.
Neden?
“Türk kadının tanımadığı hiçbir erkeğe selam vermeyeceği, şarkının Türk kadının ahlakını bozduğu gerekçesi ile…”
* * *
Harika değil mi?
TRT denetim raporları arşivi, bu türden mizah örnekleriyle dolu… En güzellerinden biri şu:
“Ada sahillerinde bekliyorum” şarkısı, “Menderes ve DP’lilerin yargılandığı Yassıada’yı akla getiriyor” diye yasaklanmış bir dönem…
Musa Eroğlu’nun “Yolun Sonu Görünüyor” türküsü “intiharı özendirdiği” gerekçesiyle yasaklanmış.
Adnan Şenses’in ”Doldur Meyhaneci” şarkısı “Halkı içmeye teşvik ediyor” diye denetime takılmış.
Ya “Ormancı”ya ne demeli?

“Ormancı da gelir gelmez yıkar masayı/ söz dinlemez ormancı, çekmiş kafayı/ aman ormancı, canım ormancı/ Köyümüze bıraktın yoktan bir acı…”

Bilin bakalım neden reddedilmiş:

“Ormancıların devletin memuru oldukları ve türküde ormancılara, dolayısıyla da devlete yergi ve sitem yapıldığı gerekçesiyle…”

* * *

Barış Manço’nun başına gelenlere bakalım:

Denetim, “Arkadaşım Eşşek” şarkısını “Arkadaşım

Kuzu” olarak değiştirmeye kalkmış; kuzu eşekten sevimli

diye…

“Lambaya Püf De”de ise “erotik öğeler” bulmuş.

“Ölüm Allahın Emri”nin yasaklanma gerekçesi, girişinde zurna çalması… “Bir halk müziği enstrümanı, pop şarkısında ne arıyor”muş?

“Bir Bahar Akşamı”na da “Olmaz” demişler; “Çünkü bir pop müzik şarkıcısı, klasik Türk müziği söyleyemez.”

* * *

Daha örnek vereyim mi?

Sezen Aksu’nun “Gel Gel Sarışınım Gel” şarkısının Aysel Gürel imzalı sözleri “ahlaka aykırı bulunduğu için”,

Cem Karaca’nın “Emrah”ı, şarkı sözlerinde geçen “ak memeler” yüzünden,

Özdemir Erdoğan’ın “İkinci Bahar”ı, “ahlaka aykırı sözler barındırdığı için”,

Bulutsuzluk Özlemi’nin, “Güneye Giderken”i; ”solda güneş yükseliyordu” cümlesinde solculuk iması sezildiği için,

Bergen’in “Acıların Kadını” şarkısı “insanların ruh halini kötü yönde etkilediği için”,

Şenay’in “İnsanlar elele tutuşsa/ Hayat bayram olsa” dediği şarkı, komünist propagandası yapıyor diye,

İbrahim Tatlıses’in, “Güneş Doğmayacak Üstüme” şarkısı “intiharı özendirdiği gerekçesi ile”,

Ayla Algan’ın Fikret Şeneş imzalı “Bak Şu Adama Aşık Oldu” şarkısı “evli bir erkeğe aşık genç bir kadının hikayesini anlattığı” için,

en son da Aylin Aslım’ın “Güldünya” şarkısı “halkı küçük düşürdüğü” gerekçesiyle yasaklanmış.

* * *

Şimdi TRT, eskiden denetime takılan bu şarkılar ve şarkıcıları anlatan, “Yasaklı Şarkılar” adlı bir programa başladı.

TRT’nin özeleştiri atağı ya da yasaklar açılımı sayılabilir.

Verdiğim örnekler, yapım ekibinin araştırmasından…

Bir gün yasaklanmış filmlerin afişleri, kitapların satırları, partilerin tabelaları, plakların kapakları, sitelerin sayfaları bir müzede toplanırsa, yeni nesiller orada bu müzikleri dinleyip bir dönem Türkiyesinin paranoyalarıyla eğlenebilirler.

Can DUNDAR

RUHUMUZUN KÖPRÜLERİ….

Zordur köprüleri yakmak… Sıradan sabahların mahmurluğuna alışmışlar için, bir şafak vakti aniden geçmişinden ve bugününden vazgeçmek ve içinde her nasılsa saklanmayı başarmış bir ya­rın heyecanının kanadına tutunarak havalan­mak cesaret ister. Kurulu düzen öylesine rahat, öylesine huzur doludur ki, ruhuna gömülü ço­cuğu, yıllarca kınında beklemiş keskin bir kılıç gibi uyandırıp dörtnala ileri atılmak, yaman bir karara dönüşür.

Zordur insanın onca zaman, bunca emekle kurduğu ne varsa hiçe sayıp, mağlup ama mağ­rur bir komutan edasıyla yeni seferlere niyet­lenmesi… Bugüne yenik düşenler, yarını sade­ce hoş bir hayal olarak düşleyip, dünde yaşar­lar. Bedel ödemeyi göze alanlar ise, yelkenleri atlastan ge­milerle, arkalarında külden köprüler bırakarak meçhul bir istikbale doğru dümen kırarlar…

Yakılan sırat köprüsüdür. Geçer ve orada kalırsınız: cennetse cennet, cehennemse cehennem… dönüşü yoktur…

Köprüleri yakmak cesaret ister… ama siz kararsızlanırken köprünün karşısından ışıl ışıl yeni bir hayat umudu inatla gülümser insana… Bir elle bugünün yerleşik­liğine tutunurken, öbürüyle yarın macerasına uzanmaya çalışır, arada çırpınır durursunuz.

Belki orayı bilmemek, bilmekten iyidir. Bilip de gidememek en beteridir çünkü…

C.DÜNDAR

Sevgi emekmiş…

Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını, kendimi bulduğumda anladım.
Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,
Kendi yolumu çizdiğimde anladım..
Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak,dinleyerek değil..
Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım..
Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış,
Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..
Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
Neden hiç ağlamadığını anladım..
Ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,
Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım..
Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği, acıtabilirmiş,
Çok acıttığında anladım..
Fakat hak edermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım..
Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,
Yüreğini elime koyduğunda anladım..
“Sana ihtiyacım var, gel!” diyebilmekmiş güçlü olmak,
Sana “git” dediğimde anladım..
Biri sana “git” dediğinde, “kalmak istiyorum” diyebilmekmiş sevmek,
Git dediklerinde gittiğimde anladım..
Sana sevgim şımarık bir çocukmuş, her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,
Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..
Özür dilemek değil, “affet beni” diye haykırmak istemekmiş pişman olmak,
Gerçekten pişman olduğumda anladım..
Ve gurur, kaybedenlerin, acizlerin maskesiymiş,
Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..
Ölürcesine isteyen, beklemez, sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,
Beni af etmeni ölürcesine istediğimde anladım..
Sevgi emekmiş,
Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş..

Can yücel

AŞKIN ‘ACI’ HALİ

tam göğsünün ortasında bir yerin acıyacak…
evinin seni içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksin…
sokağa fırlayacaksın…
sokaklar da dar gelecek…
tıpkı vücudunun yüreğine dar geldiği gibi…
ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl gökyüzü…
kendini taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar
küçüleceksin…
birileri sana bir şeyler anlatacak durmadan…
“önemli olan sağlık.”
“yaşamak güzel.”
“boş ver, her şey unutulur.”
sen hiçbirini duymayacaksın…
gözyaşlarından etrafı göremez hale geleceksin…
ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek
isteyecek kadar çok seveceksin…
hep ondan bahsetmek isteyeceksin…
“ölüme çare bulundu” ya da “yarın kıyamet kopacakmış” deseler başını
kaldırıp “ne dedin?” diye sormayacaksın…
yalnız kalmak isteyeceksin…
hem de kalabalıkların arasında kaybolmak…
ikisi de yetmeyecek…
geçmişi düşüneceksin…
neredeyse dakika dakika…
ama kötüleri atlayarak…
onunla geçtiğin yerlerden geçmek isteyeceksin…
gittiğin yerlere gitmek…
bu sana hiç iyi gelmeyecek…
ama bile bile yapacaksın…
biri sana içindeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksın…
aslında kurtulmak istediğin halde, o acıyı yaşamak için direneceksin…
hayatının geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksin…
aksini iddia edenlerden nefret edeceksin…
herkesi ona benzetip…
kimseyi onun yerine koyamayacaksın…
hiçbir şey oyalamayacak seni…
ilaçlara sığınacaksın…
birkaç saat kafanı bulandıran ama asla onu unutturmayan…
sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren…
bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek…
boğazın düğümlenecek, dinleyemeyeceksin…
uyumak zor, uyanmak kolay olacak…
sabahı iple çekeceksin…
bazen de “hiç güneş doğmasa” diyeceksin…
ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler…
ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin…
belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çıkana sarılmak
isteyeceksin…
nafile…
düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek…
rüyalar göreceksin, gerçek olmasını istediğin…
her sıçrayarak uyandığında onun adını söylediğini fark edeceksin…
telefonun çalmasını bekleyeceksin…
aramayacağını bile bile…
her çaldığında yüreğin ağzına gelecek…
ağlamaklı konuşacaksın arayanlarla…
yüreğin burkulacak…
canın yanacak…
bir daha sevmemeye yemin edeceksin…
hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinden…
onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşacaksın…
defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğin için kendinden nefret
edeceksin…
yaşadığın şehri terk etmek isteyeceksin…
onunla hiçbir anının olmadığı bir yerlere gidip yerleşmek…
ama bir umut…
onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu…
bu umut seni gitmekten alıkoyacak…
gel gitler içinde yaşayacaksın…
buna yaşamak denirse…
razı mısın bütün bunlara…?
hazır mısın sonunda ölüp ölüp dirilmeye…?
o halde aşık olabilirsin …

Ömür…

Gözümüz saatte söyleştik hep,
Koşuşur gibi seviştik, yarışır gibi çalıştık.
Hep yetişecek bir yerler vardı

Aranacak adamlar, yapacak isler..
Bir sonraki günü telası bir öncekine bulaştı..
Başkalarının hayati bizimkini aştı.

Kör karanlıkta çalar saat sesi yerine
Kuşluk vakti, kızarmış ekmek kokusu
veya yavuklu busesiyle uyanma düşlerini
Ha babam erteledik.
20′li yaslardayken 30′lara kurduk saatin alarmını
30′larımızda 40′lara, belki sonra 50′lere..

Lakin öyle karmaşık kurgulanmış ki hayat,
Kuşlukta uyanma fırsatı sunduğunda size,
Artık uyku girmez oluyor gözlerinize..

Doyasıya söyleşmek,
Telaşsız sevişmek için bol zamana
kavuştuğunuzda,
Söyleşecek, sevişecek kimsecikler kalmıyor
yanınızda..

Özenle sakladığınız bir sari lira gibi
ömrünüz;
Vakit gelip sandıktan çıkardığınızda,
Birde bakıyorsunuz ki,
Tedavülden kalkmış.

İyi Düşünün…

Bu yılınızı iyi geçirdiniz mi?
Sağlıklı olduğunuz için hiç sevindiniz mi?
Bu yıl hiç gün ışığı ile uyandınız mı?
Kaç kez güneşin doğuşunu izlediniz?
Bir neden yokken kaç kişiye hediye aldınız?
Kaç sabah yolda bir kediyi okşadınız?
Bu yıl yeni doğmuş bir bebek parmağınızı sıkıca tuttu mu hiç?
Ve siz onu hiç kokladınız mı?
Yaz gecelerinde ne çok yıldız olduğuna hiç şaşırdınız mı?
Kendinize bu yıl kaç oyuncak aldınız?
Kaç kez gözlerinizden yaş gelinceye kadar güldünüz?
Yaşlı bir ağaca sarıldınız mı bu yıl?
Çimlere uzandığınız oldu mu?
Çocukluğunuzdan kalan bir şarkıyı söylediniz mi hiç?
Hiç suda taş kaydırdınız mı bu yıl?
Kaç kez kuşlara yem attınız?
Bir çiçeği dalındayken kokladınız mı?
Bu yıl kaç kez gökkuşağı gördünüz?
Ya da hediye alan bir çocuğun gözlerindeki ışığı?
Kaç kez mektup aldınız bu yıl?
Eski bir dostunuzu aradınız mı hiç?
Kimseyle barıştınız mı bu yıl?
Aslında mutlu olduğunuzu kaç kez farkettiniz bu yıl?
İyi bir yılın, bunlar gibi birçok “küçük şeye”e
bağlı olduğunu hiç düşündünüz mü bu yıl?
Yayılın çimenlerin üzerine….. Acele edin….
Er veya geç… Çimenler yayılacak üzerinize…

AŞK BUDUR…

Öyle tesadüfler vardır ya: Bir otobüs durağında poşetlerle beklerken,rastlaşırsınız aniden…
“Bu o…” diye içiniz titrer. Bir zamanlar yüreğinizi yakan aşık;
sarkmış göbeği, ağarmış saçlarıyla karşınızdadır…
İki elinde iki çocuk…
- Nasılsın?
- İyiyim… Ya sen?…
- Kızın amma da büyümüş… Benim de var 10 yaşında…
- Annen, baban?…
- Babamı kaybettik. Annem hasta…
- Mutlu musun?
- Sessizlik…
- Telefonumu vereyim, ararsın belki….
İki yanakta iki masum buse; biri eski sevgiliye, diğeri onunla birlikte yitip giden maziye…”
- Kimdi o amca anne?…
” Yüreğinizde belli belirsiz bir iç çekme ve aklınızda hınzır bir soru işareti :
“Acaba?..”
Aliye ile Ramazan’ın aşk hikayesinde buna benzer bir hüzün gizliydi.
Gerçi öyküleri, önce haklı olarak bir “tıp rezaleti” olarak yansıdı gazete manşetine…
Ancak Ayşegül Aydogan’in dünkü haberi en az ilki kadar hazindi :
Polis memuru Ramazan Bey, öğretmen Aliye Hanım’a 1954′te Karabük’te evlenme teklif etmiş.
Annesine bakmak zorunda olduğundan kabul edememiş Aliye…
Bir baskasıyla evlenmis Ramazan… Üç çocuğu olmuş,
ancak Aliye’yi hep aklında, göğsünde saklamış.
Gün gelmiş, eşi göğüs kanserine yenik  düşmüş.
Ailesi “3 çocukla bir başına baş edemezsin, “evlen” diye tutturmuş.
O da”Yıllar önce bir sevgilim vardı, evlenirsem onunla evlenirim” demiş.
17 yıl sonra gençliğinin Karabük’üne dönmüş ve Aliye’nin peşine düşmüş.
Öğretmenlik yaptiğı okulda bulmuş onu… Müdürün odasında beklemeye koyulmuş.
Aliye odaya girip de eski askını karşısında görünce şaşkınlıktan dışarı kaçmış.
17 yıl önceki teklifi yinelemiş Ramazan:
“- Evet” demiş bu kez Aliye öğretmen… 28 yıl evli kalmışlar.
ikinci baharı yaşamışlar.Malum,ikinci bahar, “son”bahardır.
Orada aşk,hayatla cilveleşmekten çok, hayat denilen çileyi birlikte göğüslemektir.
71 yıllık yorgun kalbi teklemiş bir gün Aliye’nin…
Ramazan bir ambulansla hastaneye yetiştirmiş eşini… Kabul etmemişler,paraları yok diye…
Sonra bir başkasına… yine ret…
Aliye Hanım ölümün eşiğinde duyuyormus Ramazan Bey’in çırpınışlarını;
“Allahım bunlar ne yapıyor? diye ürperiyormuş.
Ramazan Bey’se “ilk göz ağrım gidiyor” diye sızlanıyormuş için için…
“Ona bir şey olursa ben ne yaparım?..”
Sonunda
Ramazan Bey’in yeğenlerinin parasıyla bir özel hastaneye yatırabilmişler.
Fotoğrafı  vardı dünkü Milliyet’te…Aliye Hanım yatakta; Ramazan Bey başucunda…
sağ eli sımsıkı eşinin avucunda…
“İlk bahar”da çoğunlukla imkansızlıktır aşkı filizleyen, besleyen;
“sonbahar”daysa fedakarlık…
Bütün Dünya dergisinde vardı; çocuklara “Aşk nedir” diye sormuşlar.
Söyle demiş afacanlardan biri: Annanem sırtından hasta olmuştu.
Eğilemediği için ayaklarına oje süremiyordu.
Dedem devamlı elleri titremesine rağmen annanemin ayaklarına oje sürüyordu.
“Bence aşk budur”

Can Dündar

O’NU ÖZLÜYORUM…

ASLINDA O’NU HİÇ GÖRMEDİM.
YÜZ YÜZE GELMEDİM.
AMA O’NU TANIYORUM.
SESİNİ CIZIRTILI BANTLARDAN DİNLEDİM.
HEP SİYAH BEYAZ FİLMLERDE GÖRDÜM YÜZÜNÜ
ÇELİK BAKIŞLARINI ŞİİRLERDE OKUDUM.
O’NU YAŞIYORUM.
ÖZLÜ SÖZLERİNİ OKUDUM KÖŞEBAŞLARINDA
ADINI HER SABAH OKUL SIRALARINDA ANDIM.
ŞİMDİ 55 YIL SONRA
O’NUNLA SON YOLCULUĞA ÇIKIYORUM
BİR KEZ DAHA…
O’NUN GEÇTİĞİ YOLLARDAN GEÇİYORUM.
YOLLARDA BIRAKTIĞI ANILARIN İZİNİ SÜRÜYORUM.
ÇEKTİĞİ ACILARI RUHUMDA TAŞIYORUM.
O’NU ARIYORUM.

Can DÜNDAR

BEKLENTİSİZ SEVMEYİ DENEDİNİZ Mİ HİÇ?…

Hiç beklentisiz sevdiniz mi?
Yani “BUGÜN TELEFON ETMEDİ” demeden,
“ŞU AN NEREDE ACABA?” diye kendi kendinizi yemeden,
“YAŞ GÜNÜMÜ HATIRLAYACAK MI ACABA ?” diye bir beklenti içine girmeden…

Sevdiniz mi hiç?
Onun, size ait olmadığını kabul edip,onu özgür yaşamı ile sevmeyi denediniz mi?

Yanındaki arkadaşına aldırmamayı öğrenip
ama aldırmıyormuş gibi yapmadan, gerçekten aldırmadan,
“BiTECEKSE BiTER, BUNU BEN DEğişTiREMEM, BENi SEVMEYi BIRAKMASINI DEĞİŞTİREMEYECEĞİM GİBİ” diye düşünüp.
Onu yersiz kıskançlıklara boğmaktan ve kendinizi yıpratmaktan vazgeçebildiniz mi hiç?
Hiç beklemeden çalan bir kapıda,

onu karşınız da görmek ne güzeldir bilir misiniz?

Beklemediğiniz bir anda hediye almak en sevdiğinizden…
Ve beklemeden gelen bir “SENİ SEVİYORUM” mesajının tadına varabildiniz mi hiç?
Siz istediğiniz için değil, o istiyor diye yapıldı mı tüm bunlar?
Ve beklentisiz sevmenin tadına bakabildiniz mi hiç?
“BUGÜN BENİ HATIRLAMADI” yerine

“HİÇ BEKLEMİYORDUM, SENİN GELECEĞİNİ” diyebilmek ne güzeldir oysa…
Onu boğmadan, kendinizi boğmadan sevebilmek ne güzeldir…

Sahiplenme duygusundan uzak,sevmenin, sevilmenin tadına varabildiniz mi hiç?

Yapılmamış davranışlar, söylenmemiş sevgi sözcükleri ile kendi kendinizi aşk çıkmazında kaybedeceğinize,
Hiç beklenmeyen bir demet çiçekle mutlu oldunuz mu?
Beklentisiz sevin…

Ben, beklentisiz seviyorum…
“NİYE ARANMADIM” diye düşünüp kendini kendinizi yiyeceğinize,

hiç beklenmedik bir “SENİ ÖZLEDİM” mesajı ile aşkı yakalayın..
Beklentisiz sevin…

Ben, beklentisiz seviyorum…

O, sizin sevgiliniz olduğu için değil.

Ona tapulu malınız gibi, çantanız, arabanız gibi davranma hakkınız olduğunu düşünmeden.

Onu sevdiğiniz, onun da sizi sevdiği için sevin…
Sevgiye karışan “BEKLENTİ” denen illeti hemen silin aşkın ak sayfalarından…
Göreceksiniz ki, o zaman aşk, başka bir güzel…

Göreceksiniz ki,O zaman sevgili, daha bir romantik…

Göreceksiniz ki, o zaman sevmek ve sevilmenin damaklarda bıraktığı tat,

yıllanmış şarap gibi, beklenti zehrine karışmadan bir başka döndürüyor insanin başını..
Ben, beklentisiz seviyorum…
Onun nerede olduğunu merak etmiyorum…
“BENİ BUGÜN NEDEN ARAMADI” diye
geçirmiyorum içimden, aramadığı zamanlarda…

Geleceğe dair hayallerim de yok zaten…
Ben, sevgiyi yaşıyorum…
Onun yanımda olduğu anlar o kadar değerli,o kadar kıymetli ki…
Gerçekleşmemiş ve gerçekleşmeyecek beklentilerle mahvetmiyoruz o anları…
Beklentisiz seviyoruz…

Sevdiğimiz için seviyoruz…
Hayalsiz, geleceksiz, beklentisiz…

Anlık seviyoruz…
Deneyin…

Beklentisiz, sevmeyi deneyin bir gün…
Beklentilerle boğduğunuz aşklarınıza acıyacaksınız…

Can Dündar

YALANCI BAHAR…

Yalancı bahar Kaç baharı gerçek sanıp kandık söylesenize… Kaçına’Nihayet’
hasretle kucak açtık ve kaçında yanıldık…
Kaç kez ayaz vurmuş dallarımızda filizlerimiz söndü. Yine de uslanmadık.
Yine geveze bir dosta sırlarımızı açar gibi açıldık yalancı bahara…
Yine yanıldık.
Peşinden bastıran tipiyle ayıldık.
Ne yapalım ki, dalında patlamayı bekleyen bir tomurcuk gibi susamıştık ilkyaza…
Kaç zaman olmuştu kendimizi güneşin kollarına bırakıp,
ormanda yayılan kekik kokularıyla sarhoş olmayalı…
Tahmin ediyorduk, üzerimize katran rengi bir
kafes gibi çöken bulutların ardında güneşin gülümsediğini…
Daha ilk ışınları deler delmez kafesi, açtık iştahla ruhumuzun
pencerelerini…

Bahar öyle kolay gelmezdi aslında; biliyorduk; yanlış
baharlarda az mı ayaz yemiştik.
Kaçımız mart güneşine aldanıp açılmış ve kara kafesin ağına düşmüştü yeniden…
Bahar, ilan ı aşk mevsimiydi, astık aşklarımızı ilan
panolarına, sevdalar yasakken daha…
Bahar, barışın mevsimiydi; müjdeledik barışı, silahlar konuşurken hâlâ…
Söyledik, ancak yazın söylenecekleri, güneş henüz toprağı ısıtmamışken…
cemreler düşmemişken ilkyazın koynuna…
Yalanmış meğer bahar; daha vakti değilmiş, aşkın da barışın da…
Güneşe kananlar, yazı beklerken bahardan oldular; kesildi sesi soluğu, erken öten horozların…İyisi mi itirafçı olalım; biliyorduk ‘İşte bahar’ derken, ardından gelecek ayazı…
Yalan bu çıkma demişti temkinliler, tedbirliler, ‘çıkarken üstüne kalın bir şey al’anlar,
‘başına bir iş gelmesin’den ürkenler…
Ama bahar, olanca işvesiyle sokağa çağırıyordu.
Aşk, ilan panosuna asılmayı bekliyordu, barış bir kuş gagasında müjdelenmeyi…
‘Erken mi geç mi’ hesabına gelmezdi ikisi de… Peşlerine düşülmeli, ilan edilmeli,
müjdelenmeliydiler.
Güneşi görür görmez seranada ve barış türkülerine başladık. Vakti gelmeden açıldık,
geç kalmadan davranma telaşında…
Erkenmiş.
Kursağımızda kaldı bahar sevinçleri…
Erken öten horozlar, erken açmış çiçekler, erken doğmuş bebekler gibi kesildik, solduk, öldük.
Yine tedbirliler ulaşacak salimen yaza; biz yakalandık, zalim ayaza…Ama itirafçı olsak da pişman olmadık.
Az da olsa ısındık hiç olmazsa… Vakitsiz de olsa söyledik, söylenmesi gerekeni…
Bahar yalan mıymış gerçek mi dinlemedik. Güneşin ilk dokunuşuyla haber verelim dedik,
ardından gelecek müjdeyi…
Aşk için erkendi belki, barış henüz uzak…
ama ikisi de gelecekti nasılsa sonunda…
Hep bildik ki, habercisidir yalancı bahar, sahicisinin…
Bazen vaat, hediyeden de kıymetlidir.
Kesilmeyi göze alıp erken ötmek yeğdir çoğu zaman, susup doğru zamanı kollamaktan…
Sonunda olan yalana kananlara olur, onlar müjdeledikleri şeyi göremeden giderler.
Lakin çoğu buna gönüllüdür.
Güneşe en erken onlar dokunmuşlardır, elbet en erken yanan onlar olacaktır.
Belki ‘İkinci Bahar’ı yaşayanlar bilir kıymetlerini…

CAN DÜNDAR